Meleklerin Secdeye Mecbûr Kılındığı Hz.Adem(a.s)

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Meleklerin Secdeye Mecbûr Kılındığı Hz.Adem(a.s)

Mesaj tarafından gülesevdam Bir Cuma 31 Tem. 2009, 08:18


Ezelde Allâh - celle celâlühû- yalnız kendisi mevcûd iken bilinmeyi murâd edip yüce sıfatlarının ve esmâ-yı ilâhiyesinin tecellîsi ile bu kâinâtı yaratmıştır.
Cenâb-ı Hakk'ın bilebildiğimiz veya bilemediğimiz bütün ilâhî sıfatlarının en fazla tezâhür ettiği üç tecellî mekânı vardır:
a. Kâinât
b. Kur'ân-ı Kerîm
c. İnsan
Kâinât, esmâ-yı ilâhiyenin fiilî, Kur'ân-ı Kerîm ise kelâmî bir tezâhü­rüdür. Diğer bir ifâdeyle Kur'ân-ı Kerîm, kelâm sûretine bürünmüş bir kâinâttır.
İnsan ise, o kâinâtın bir özü, tohumu gibidir. Çünkü Allâh'ın hemen hemen bütün sıfatların­dan az veya çok nasîb almış tek varlık odur. Ve onun “eşref-i mahlûkât” olarak zik­redilmesinin sebebi de budur. Ancak onda Mudill 1, Mütekebbir 2 ve benzeri celâlî sıfatla­rın yanında Hâdî 3, Rahmân , Rahîm ve benzeri cemâlî sıfatların tecellîsi de bulunduğun­dan, insan hayra da şerre de fıtraten meyyâldir. Zîrâ âyet-i kerîmede şöyle buyrulmuştur:
“Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilhâm edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu günah ve isyanlarla kirleten de elbette ziyan etmiştir.” (eş-Şems, 7-10)
Bundan dolayı insan, enbiyâ ve evliyânın irşâdı vâsıtasıyla nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesi yaparak, kendisindeki süflî sıfat ve temâyül­leri temizlemek ve rûhânî sıfatları da tekâmül ettirmek sûretiyle kâmil bir insan ol­maya çalışmalıdır. Meleklerde şerre istîdâd ve iktidâr olmadığı için insan, vâsıl-ı ilâllâh olma (Allâh'a kavuşma) yolunda ilerleyerek onları bile aşabilme gücüne sâhiptir. Bunun için insan, ilâhî vahye tâbî olup olmamasına göre melekten üstün âlî dereceler ile hayvandan bile aşağı süflî derekeler arasında bir yerde bulunur. Nefs engelini aşabilen insan, bir zarâfetler meşheri ve bir san'at hârikasıdır. Kâinât kitâbının hulâsası, fâtihası ve yaratılış sırrıdır. Çünkü zâhirde et ve kemikten ibâret olmasına rağmen, onun bu görüntüsünün altındaki mânevî varlığında ilâhî tecellînin nice sırları, nûrları ve hakîkatleri rekzolunmuştur (depolanmıştır).
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- bu hakîkati bir beytinde şöyle dile getirir:
“Devân sendedir fakat görmezsin,
Derdin sendendir fakat bilmezsin.
Kendini küçük bir cisim sanırsın.
Hâlbuki koskoca âlem sende dürülmüştür.” 4
Önemli olan tüm varlığa dercolunmuş bulunan âyât-ı sübhâniyeyi okumak ve onları hakîkî vechesiyle idrâk etmeye çalışmaktır. Cenâb-ı Hak Rasûlullâh Efendimiz'e indirdiği ilk vahyin birinci âyetinde “Oku!” buyurmuştur. Burada geçen “kıraat” kelimesi sâdece yazılı bir şeyden okumak mânâsına gelmemekte, bununla birlikte gözle mütâlaaya ve zihinden tezekkür ve tefekküre de delâlet etmektedir. Bundan hareketle âyet şu mânâya gelebilir: “Ey Rasûlüm! Kelâm-ı İlâhî'yi oku, kendindeki ve kâinattaki gizli hakîkatleri tefekkür ve tezekkür et, eşyânın hakîkatini idrâke çalış.”
Bu mânâda olmak üzere Mesnevî şârihleri şöyle bir tefsir yapmışlardır:
“Kur'ân-ı Kerîm “Oku!” ; Mesnevî ise “Dinle!” diye başlamaktadır. sözü, 'ın tefsîri mâhiyetinde olup: «Kelâm-ı İlâhî'yi dinle! Esrârı dinle! Kendinde meknûz hakîkati dinle!» mânâsındadır.”

***
İnsanın bu âlemde zuhûru, Âdem -aleyhisselâm- ile başlamıştır. İlk insan, ilk peygamber ve ilk mürşid-i kâmil odur. Kıyâmete kadar teselsül edecek bütün insan­lık nesli, ilk yaratılış ânında üstüste çakışmış sonsuz gölgeler gibi onun ferdî varlı­ğında meknûz ve mündemiçti. Bu hakîkate işâret etmek üzere âyet-i kerîmede şöyle buyrulmuştur:
“Ey insanlar! Sizi tek bir nefsten (Âdem'den) yaratan, ondan da eşi (Havvâ'yı) yaratarak (yeryüzünde) ikisinden birçok erkek ve kadın var eden Rabbinizden sakının!..” (en-Nisâ, 1)
Allâh Teâlâ, insanı mükerrem kıldığını ve bütün mahlûkattan daha şerefli yarattığını şöyle beyân buyurmaktadır:
“Celâlime yemin olsun ki Biz, hakîkaten insanoğlunu şan ve şeref sâhibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vâsıtaları ile) karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik, yine onları, yarattıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık.” (el-İsrâ, 70)
Böyle mükemmel yaratılmış bulunan insan, kudret-i ilâhiyenin binbir nakışı ile müzeyyen olan bu âlemde ilâhî san'atın zirvesini teşkîl eder. Bu husûsu Süleyman Çelebi “Mevlid”inde şöyle ifâde etmektedir:
Hak Teâlâ çün yarattı Âdem'i
Kıldı Âdem'le müzeyyen âlemi.
Küçük bir âlem olması açısından Âdem ile büyük bir âlem olan kâinât, aslı aynı olan bir hakîkatin iki ayrı imkânda birer farklı tezâ­hürü olduğundan, bir yaprağın iki yüzü gibidir; âdeta ikiz kardeştir. Diğer bir ifâdeyle insan, kâinâtın küçültülmüş şekli olduğu için, kâinâttaki esrârın anlaşılması ve eşyânın hakîkatinin idrâk edilmesinde en büyük vazîfe ona düşmektedir.
Bir buğday tanesi, buğday cinsinin tüm husûsiyetlerini içinde taşıdığı gibi, her çeşit tohumun içinde o cinsin bütün husûsiyet ve karakteri mevcuttur. İnsan da, kâinatta var olan her şeyin hakîkatini muhtevî müstesnâ bir varlıktır. Bu bakımdan insan, âdeta kâinâtın içinde dürüldüğü bir öz, bir tohum gibidir. Nitekim bu hakîkati beyân sadedinde Şeyh Gâlib şöyle der:
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen,
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen!
“Gönül gözü ile bir bak kendine. Yaratılanların özüsün sen. Kâinâtın gözbebeği olan âdemsin sen.”
İnsanın yaratılmasında birçok ilâhî maksat vardır. Bunlardan biri de, Allâh Teâlâ'nın, hilkat san'at ve güzelliğine delil olabilecek bir zirve vücûda getirmek istemesidir. İnsanın yaratılmasındaki mu­râd-ı ilâhî o kadar mühimdir ki bu maksadın gerçekleşebil­mesi için Cenâb-ı Hak, idrâk edebildiğimiz ve edemediğimiz husûsiyet­leriyle bütün bir kâinâtı halketmiş ve onu insanın istifâdesine sunmuştur.
İnsan, yeryüzünü îmâr etmek ve gönül mahsûlü eserler meydana getirmekle mükelleftir. Çünkü o, yeryüzünde Allâh'ın halîfesi olmak için yaratılmıştır. Cenâb-ı Hakk'a vekîl olarak yaşamak demek olan bu hilâfet vazîfesi, fıtrat-ı asli­yede meknûz istîdâdlarında, yâni fıtratında bu vazîfeyi yerine getirebilecek kâbiliyetleri taşıması itibâriyledir. Allâh Teâlâ, bu istîdâdın yeşer­meye memur bir tohum gibi geliştirilerek matlûb neticeyi hâsıl edebilmesi için ge­rekli programı, yâni emir ve nehiyleri Kur'ân-ı Kerîm'de beyân etmiştir. Buna hakkıyla riâyet edenlerin mânevî derecelerini bildirmek üzere hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur:
“Her kim Be­n'im ve­lî bir ku­lu­ma düş­man­lık eder­se, Ben ona kar­şı harb îlân ede­rim. Ku­lum, Bana en çok ken­di­si­ne em­ret­ti­ğim farz­ları îfâ ederek yaklaşır. Farz­la­ra ilâ­ve­ten iş­le­di­ği nâ­fi­le ibâ­det­ler­le de yak­la­şmaya devâm eder; ni­hâ­yet Ben onu se­ve­rim. Ku­lu­mu se­vin­ce de Ben âdeta onun işi­ten ku­la­ğı, gö­ren gö­zü, tu­tan eli ve yü­rü­yen aya­ğı olu­rum. Ben­'den ne is­ter­se mut­la­ka ve­ri­rim, Ba­na sı­ğı­nır­sa onu ko­ru­rum.” (Bu­hâ­rî, Ri­kâk, 38)

***
Âyet-i kerîmede:
“Hamd, ancak Âlemlerin Rabbi olan Allâh'a mahsustur.” (el-Fâtiha, 1) buyrulur. Hak Teâlâ birçok âlem yaratmıştır. Bu âlemlerin 18.000'den 360.000'e kadar olduğuna dâir muhtelif rivâyetler bulunmaktadır. Bu rivâyetler, insan aklının âlemlerin sayısını idrâk edemeyeceğinden dolayı kesretten kinâye sayılabilir. Bütün bu âlemler:
1. Halk âlemi,
2. Emr âlemi,
şeklinde iki esas sınıfta mütâlaa edilebilir. İnsanın yaratılışı bu iki âlem­den de hisse almıştır.
Allâh Teâlâ'nın yaratmasının halk ve emr şeklinde olduğu âyet-i kerîmede şöyle bildirilir:
“…Bilmiş olun ki, halk da emr de ancak Allâh'a âittir. Âlemlerin Rabbi olan Allâh ne yücedir!” (el-A'râf, 54)
Bu âyetle alâkalı olarak Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır, şu îzâhı yapmaktadır:
“Baştan sona takdîr ve tekvîn (var etme) de O'nun, kabul etme ve şerîat koyma da O'nundur. Şu hâlde hacim ve miktârı bulunan yaratıklar da O'nun mülkü, onlar üzerinde cereyan eden hacimsiz miktarsız emirler de… Yâni yaratma da O'nun, yürütme de O'nun; cisim, madde ve şekil O'nun îcad ve yapısı, onları yürüten kuvvet ve rûh da O'nun tesir ve gücüdür. O'ndan başkası ne yokluğa vücud ne de mümkünlere vücûb verebilir. Var etme O'nun, vâcib kılmak O'nun, hârika O'nun, kanun O'nun, bütün mâsivâ (Allâh dışında her şey) O'nun hükmü altındadır; O'nun yaratma ve emrinden ibârettir. O ise her şeyi yaratan ve mutlak tasarruf sâhibidir; gerçekte ne O'nun îcâdına dayanmayan bir mevcûd bulunabilir, ne de onun emir ve îcâbına uymayan emirler, emir olabilir.”
Za­man ve mekânla mu­kay­yed olarak ya­ra­tıl­mış­ varlıklar­dan te­şek­kül eden âleme “halk âle­mi” denir. Bu­na mülk ve şe­hâ­det âle­mi de de­ni­lir. Zâ­hi­rî beş du­yu­muz­la his­set­ti­ği­miz şey­ler bu âlem­den­dir.
Meta­fizik, mânevî ve derûnî âleme de “emr âlemi” denilir. Diğer bir ifâdeyle emr âle­mi, za­man ve mad­de mevzuu­ba­his ol­mak­sı­zın Ce­nâb-ı Hakk'ın “kün” yâni “ol” em­ri ile var olan âlemdir. Bu­na me­le­kût ve gayb âle­mi de de­ni­lir. Akıl, nefs, rûh, kalb, sır vb. le­tâ­if­ler bu âle­me âit­tir. Kur'ân-ı Kerîm'de:
“…De ki: Rûh, Rabbimin emrindendir!..” (el-İsrâ, 85) buyrularak rûhun da emir âleminden olduğu beyân edilmiştir.
Bu iki âlemde cereyân eden iki ayrı yaratmaya işâret etmek üzere âyet-i kerîmede şöyle buyrulur: “Bir şey yaratmak istediği zaman O'nun yaptığı (sadece) «Ol!» demekten ibâ­rettir. (O da) hemen oluverir.” (Yâsîn, 82)
_________
1.Mudill: Müstehak olanları dalâlete sevkeden.
2.Mütekebbir: Her şeyde ve işte yücelik ve azametini gösteren.
3.Hâdî: Hidâyete eriştiren, murâda erdiren.
Bâzı âlimler, insan vücûdundaki cismânî varlıklarla kâinâttaki varlık ve hâdiseler arasında bir irtibat kurarlar. Kemikleri dağlara, kılları nebâtâta, damarları nehirlere, nefes almayı rüzgarlara, konuşmayı gök gürültüsüne… benzetirler. Yâni kâinâtın küçültülmüş şekli olan insanda bir bakıma kâinâttan esinti ve izler bulunmaktadır.


-Nebiler Silsilesi-

_________________
"\En Güzel'e Yar Olanlara Gül'e Gönülden Bağlananlara Güllerce Selam Olsun./"
avatar
gülesevdam
Admin

Mesaj Sayısı : 189
Kayıt tarihi : 06/10/06

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz